O gün bana sadece hüzünle bakmış, “Zamanı gelince anlayacaksın evladım, her şey senin iyiliğin için,” demişti. O zaman bu sözleri, yetersizliğini gizlemek için söylenen birer yalan olarak görmüştüm. Ancak o koca çınar devrilip, babaannem son nefesini verdiğinde, hayatımın en büyük dersini henüz almadığımı bilmiyordum.
Ö.lümden Sonra Gelen Zarf
C.enazeden üç gün sonra, evdeki o ağır sessizlik içinde otururken kapı çalındı. Gelen, takım elbiseli, resmi tavırlı bir adamdı. Elinde eski, sararmış ama özenle mühürlenmiş bir zarf vardı. “Bu, babaannenizin vasiyeti ve size ulaştırılmasını istediği mektuptur,” dedi ve gitti.
Titreyen ellerimle zarfı açtım. İçinden bir banka kasasının anahtarı ve babaannemin o kendine has, düzgün el yazısıyla yazılmış sayfalar çıktı. Okumaya başladığımda, nefesimin kesildiğini hissettim.
“Canım yavrum,” diye başlıyordu mektup. “Bana kızdığını, bizi neden bu yoksulluğa mahkum ettiğimi sorguladığını biliyordum. Her ‘hayır’ dediğimde kalbim bin parçaya bölündü. Ama bilmen gereken bir gerçek vardı: Annen ve babanın ö.lümü bir kaza değildi.”
Gözyaşlarım kağıda damlarken okumaya devam ettim devamı sonrki syfda…
Babam, aslında çok büyük bir şirketin ortağıymış. Ancak şirketteki yolsuzlukları ortaya çıkardığı için hedef haline gelmiş. O kaza, aslında bir suikastmış. Babaannem, kazadan hemen sonra bana da zarar vereceklerini anladığı için, babamın gizli hesaplardaki tüm servetini dondurmuş ve beni alıp izini kaybettirmiş.
“Eğer zengin bir hayat sürseydik, bizi bulurlardı,” diye yazmıştı. “Seni korumamın tek yolu, bizi kimsenin aramayacağı bu yoksul mahallede, görünmez olmaktı. O eski hırkayı, seni koruyan bir zırh niyetine giydim. Harcamadığım her kuruş, senin bu dünyada kimseye muhtaç olmadan, kendi güvenliğini kurabilmen için bankada birikti. Şimdi düşmanlar ya yok oldu ya da çok yaşlandı. Artık özgürsün.”
Kasanın İçindeki Gerçek
Mektubu bitirdiğimde hıçkıra hıçkıra ağlıyordum. Onu cimrilikle suçladığım her saniye için kendimden nefret ettim. Hemen mektupta belirtilen bankaya gittim. Kasayı açtığımda karşılaştığım manzara, sadece para ya da altın değildi.
Kasanın içinde, annemle babamın hiç görmediğim fotoğrafları, babamın şirketteki hisse senetleri ve babaannemin her ay benim adıma yatırdığı paraların dekontları vardı. Ama en değerlisi, küçük bir defterdi. Bu defterde, babaannem o yoksul hayatımız boyunca benden esirgediği her şeyin çetelesini tutmuştu.
2018, 14 Mayıs: Bugün ona istediği o spor ayakkabıyı almadım. Ağladı, odasına kapandı. Kalbim sızlıyor ama dikkat çekmemeliyiz. O parayı hesabına yatırdım, ileride en iyisini alabilsin diye…
2020, 3 Eylül: Okul taksiti için dikiş dikmekten ellerim nasır tuttu ama ona belli etmedim. O, bu mahallenin en akıllı çocuğu olacak ve bir gün kendi krallığını kuracak.
Kasada duran servet, bugün bir insanın hayal edemeyeceği kadar büyüktü. Ancak o soğuk metal kasanın başında dururken, asıl servetin o bankadaki milyonlar olmadığını anladım. Asıl servet; bir kadının, sevdiği çocuğu yaşatabilmek için kendi hayatından, gururundan ve konforundan yirmi yıl boyunca vazgeçmiş olmasıydı.
Görünmez Zırhın Mirası
Eve döndüğümde o küçük, rutubetli odaya başka bir gözle baktım. Babaannemin o eski gri hırkasını elime aldım. Kumaşı incelmiş, dirsekleri yamalıydı. O hırka, mektupta dediği gibi gerçekten de bizi dünyadan saklayan bir zırhtı. O evde yediğimiz her zeytin, içtiğimiz her bardak çay, bir kahramanın stratejik hamleleri gibiydi.