Zeynep’in içi boşaldı. Karnı zaten taş gibi sertleşmişti; üç bebeği taşıyan beden artık “bekleyemem” diye bağırıyordu. Ama görevlilerin gözünde bu bir çığlık değil, sadece bir eksikti: sistemde görünmeyen bir satır.
Zeynep avuçlarını birleştirip yalvardı:
“Bakın… sancım iki dakikada bir geliyor. Ne olur—”
Kadın, omzunu bile kaldırmadı:
“Kurallar.”
O sırada yanındaki sedyede bir bebek ağladı; bir başka anne panikle eşini aradı; koridorda bir hemşire koştu. Hastane, hayat kurtarmak için kurulmuştu ama bazı anlarda hayat, önce “kâğıt”la kavga etmek zorunda kalıyordu.
Tam o anda Zeynep’in suyu geldi.
Beyaz zeminde ince bir iz… Sonra Zeynep’in yüzünde o tanıdık ifade: acı değil, korku. Çünkü acı geçer; ama “kapıdan dönmek” kalır.
Görevli ayağa fırladı:
“Ne yapıyorsunuz!—”
Zeynep’in dizleri çöktü. Koridorun ortasında.
Ve tam herkes telaşla bağırırken, genç bir doktor araya girdi. Nefesi hızlıydı, gözleri keskin. Zeynep’in yüzüne baktı, bir an dondu.
Çünkü Zeynep’in bileğinde, eskimiş bir metal bileklik vardı. Üzerinde silik harflerle yazan bir tarih ve bir kelime:
“Pandemi – Gönüllü.”
Genç doktorun boğazı düğümlendi.
“Bu bileklik…” diye fısıldadı. “Bunu ben… tanıyorum.”
Zeynep başını güçlükle kaldırdı:
“Ben… kimseyi tanımıyorum… lütfen…”
Doktor bir saniye bile tereddüt etmedi. Döndü, koridordaki herkese tek cümle bağırdı:
“Kapıyı kapatın! Doğum şimdi burada olacak!”
Ve o anda hastanedeki bütün “kurallar”, bir kadının canı karşısında bir anlığına sustu.
Doktorun sesi koridorun duvarlarına çarpıp geri döndü. Bir anlığına herkes dondu; sonra sanki görünmez bir düğmeye basılmış gibi hareket başladı. Hemşirelerden biri sedyeyi yana çekti, diğeri koşarak acil çantasını getirdi. Görevli kadın hâlâ “depozito” kelimesini ağzının içinde tutuyordu ama kelime artık ağır bir taş gibiydi; taşın altında kalmıştı.
“Perde!” diye bağırdı doktor. “Çarşaf, ne varsa!”
Bir refakatçi, panikle kucağındaki battaniyeyi uzattı. Hemşireler hızla koridorun ortasında bir mahremiyet alanı kurarken Zeynep’in nefesi hırıltıya dönüştü. Sancılar iki dakika değil, sanki tek bir uzun dalga hâline gelmişti. Karnı taş değil, bir kaya gibi yukarı doğru itiyor, bedeninin bütün dengesi değişiyordu. Zeynep avuçlarını zemine koydu, parmakları beyaz seramiği kavradı.
“Zeynep, beni duyuyor musun?” Doktor diz çöktü; yüzü Zeynep’in yüzüne yakındı. “Adın Zeynep, tamam mı? Üç bebek taşıyorsun. Şimdi benimle nefes al.”
Zeynep’in gözleri yaşla doldu. “Ben… burada doğuramam… beni içeri—”
“İçeri alacağız,” dedi doktor, sesi sanki çelikten yapılmıştı, “ama önce birini dışarı almak zorundayız. Zeynep, bak. Şu bileklik… bunu sana kim verdi?”
Zeynep’in bileği titredi, eski metal bileklik ışığı yuttu. “Sahra… hastanesinde… pandemi zamanı. Ben… gönüllüydüm. Maske dağıttım… yemek taşıdım… bir sürü şey… O gün… bir doktor…”
Doktorun yüzü bir an gerildi, gözlerinin kenarında yılların yorgunluğu kıpırdadı. “O doktor bendim.”
Zeynep’in kaşları çatıldı; acıdan mı, şaşkınlıktan mı belli değildi. “Ben… seni hatırlamıyorum.”
“Hatırlamana gerek yok.” Doktor, adını söylemedi ama Zeynep’in gözleri onun kim olduğunu anlayamıyordu zaten. “Ben seni hatırlıyorum. O gün… sahra hastanesinin arka kapısında bir kadın bayılmıştı. Sen onu omzuna alıp taşıdın. ‘Önce insan’ dedin. O kadın… benim annemdi.”
Zeynep, sancının ortasında bile bir an durdu. Gözleri büyüdü; sonra başka bir dalga geldi ve bütün düşüncelerini süpürdü. “Ahh—!”
“Tamam!” dedi doktor. “Şimdi! Hemşire, set! Oksijen!”
Görevli kadın korkuyla geri çekildi. “Ama… ama prosedür—”
Doktor başını kaldırmadan sertçe konuştu: “Prosedürü sonra yazarsınız. Şu an burada bir doğum var.”
Bir hemşire Zeynep’in omzuna küçük bir tüp uzattı. “Nefes ver Zeynep, hadi… iyi gidiyorsun.”
Zeynep “iyi gidiyorum” cümlesini duyacak hâlde değildi. Bedeninin içinde bir kapı açılıyordu; kapının ardında üç ayrı hayat. Ve o kapı artık kilit tutmuyordu...
Doktor eldivenlerini çekti. “Zeynep, birinci bebek geliyor. Söz veriyorum, seni yalnız bırakmayacağım.”
Zeynep, gözlerini tavana diker gibi koridorun ışıklarına dikti. Parlak florasanlar titriyordu; sanki hastane bile bu anın ağırlığına dayanamıyordu. Bir refakatçi dua mırıldandı. Bir başka kadın yan tarafta ağlamayı bıraktı, nefesini tuttu.
“İt!” dedi doktor....