Ben Meral, 43 yaşındayım. Yakın zamana kadar hayatımın iyi olduğunu söylerdim. Mükemmel değil, ama sağlam. Deniz ile 28 yaşındayken tanıştım. Çok çekiciydi, komikti; kahve siparişinizi ve en sevdiğiniz film repliğini hatırlayan türden bir adamdı. İki yıl sonra evlendik. Önce Elif, sonra Mert doğdu. Banliyöde bir ev, okul gösterileri, market alışverişleri… Güvenebileceğiniz bir hayat gibiydi.
Her şey iki yıl önce değişti
Deniz sürekli yorgun hissetmeye başladı. Başta bunu işe, strese, yaşlanmaya bağladık.
Sonra doktoru aradı. K-an tahlilleri normal değildi. Nefroloğun muayenehanesinde oturduğum anı hâlâ hatırlıyorum. Duvarlarda böbrek posterleri vardı. Deniz’in bacağı durmadan sallanıyordu. Ben ellerimi kucağımda kenetlemiştim.
“Kronik böbrek hastalığı,” dedi doktor. “Böbrekleri iflas ediyor. Uzun vadeli seçenekleri konuşmamız gerekiyor. Diyaliz. Nakil.” “Nakil mi?” dedim. “Kimden?” “Bazen bir aile üyesi uygun olabilir. Eş, kardeş, ebeveyn. Test yapabiliriz.” “Ben yaparım,” dedim, Deniz’e bakmadan önce bile. İnsanlar bana hiç tereddüt edip etmediğimi soruyor.
Etmedim. Aylar boyunca eridiğini izledim. Çocuklarımızın, “Babam iyi mi? Ö-lecek mi?”
diye sormaya başladığını duydum. İstedikleri her organı verirdim.
Donör olduğumu öğrendiğimiz gün arabada ikimiz de ağladık. Deniz yüzümü ellerinin arasına aldı. “Seni hak etmiyorum,” dedi. O zamanlar bu bana romantik gelmişti. Sonradan karanlık bir şakaya dönüştü. Ameliyat günü soğuktu. Serumlar, hemşirelerin aynı soruları tekrar tekrar sorması… Ameliyat öncesi odada yan yana iki yatak vardı. Bana hem bir mucizeye hem de bir suç mahalline bakar gibi bakıyordu.
“Emin misin?” diye sordu. “Evet,” dedim. “İlaçların etkisi geçince tekrar sor.” Elimi sıktı.
“Seni seviyorum,” diye fısıldadı. “Hayatımın geri kalanını bunu telafi ederek geçireceğim.”
Aylar sonra bu sözler acı bir ironiye dönüştü. İyileşme süreci Onun yeni bir böbreği ve ikinci bir şansı vardı. Benim ise yeni bir yara izim ve sanki üzerimden kamyon geçmiş gibi bir bedenim. Geceleri yan yana yatardık. İkimiz de ağrı içindeydik. İkimiz de korkuyorduk. “Biz bir takımız,” derdi. “Sen ve ben dünyaya karşı.” Ona inandım. Sonra işler tuhaflaştı. Sürekli telefonundaydı. Geç saatlere kadar “çalışıyordu”. Yorgundu. Ve bana sebepsiz yere ters davranıyordu. “Kendimi kapana kısılmış gibi hissediyorum,” dedi bir gece. “Az kalsın ölüyordum. Biraz yalnız kalmam lazım.” Suçluluk duydum. Geri çekildim.
Ve o daha da uzaklaştı. Cuma günü. Çocuklar hafta sonu anneme gidecekti. Deniz’in işi yoğundu. Bir sürpriz planladım. Evi temizledim. Mumlar yaktım. En sevdiği yemeği söyledim. Tatlıyı unuttuğumu fark edince fırına çıktım. Geri döndüğümde Deniz’in arabası garajdaydı.
İçeriden kahkahalar geliyordu.
Bir erkek.
Bir kadın.
Zeynep.
Küçük kız kardeşim.
Yatak odasının kapısını açtım. Zaman durmadı. Hayatım parçalanırken saat işlemeye devam etti. Deniz kotunu çekmeye çalışıyordu. Zeynep gömleği açık hâlde şifonyere yaslanmıştı. “Meral… erken geldin,” dedi Deniz. Bağırmadım. Eşya fırlatmadım. Çıktım. Sonrası...
En yakın arkadaşım Hande’ye gittim. O gece eve dönmedim.Devamı sonrki syfada..
Haberin devamını okumak için diğer sayfaya geçebilirsiniz.
Devamı diğer sayfadadır.