Güzin Hanım gülümsedi ve zarif ceketinin iç cebinden koyu lacivert, kadife bir kutu çıkardı. Kutunun köşeleri yılların dokunuşuyla aşınmıştı. Kapağını yavaşça açtığında, sahnenin ışıkları altında pırıl pırıl parlayan, her biri kusursuz bir yuvarlaklığa ve derin bir parlaklığa sahip on altı gerçek inci ortaya çıktı. "Büyükannen zengin değildi," dedi Güzin Hanım, kolyeyi kutudan şefkatle çıkarırken. "Ama seni bu dünyadaki her şeyden çok sevdi. On altı yıl boyunca dişinden tırnağından artırdığı her kuruşu, senin geleceğin için bu gerçek incilere yatırdı ve onları bir banka kasasında bugüne kadar sakladı. Bunlar sadece bir mücevher değil, Leyla. Bunlar bir kadının torununa olan sarsılmaz koruması, sevgisi ve yeminidir." Bana doğru bir adım attı ve o ağır, gerçek incileri boynuma takıp klipsini özenle kapattı. İncilerin tenime değen o serin, huzur verici hissi, bütün gün göğsümde taşıdığım o devasa kederi bir anda söküp attı. "Büyükannen kulağına bunu fısıldamamı istedi," dedi Güzin Hanım sarılırken. "Kötülük her zaman kendi kazdığı kuyuya düşer. Sen hep ışıkta kal, güzel kızım." Yüzümü kalabalığa döndüğümde, salonu sarsan devasa bir alkış koptu. Arkadaşlarım sahneye koşup bana sarılırken, o gece sadece bir mezuniyet balosunu değil, adaletin ve sevginin o sessiz zaferini kutladık. O gece sabaha kadar dans ettim. Boynumdaki inciler, beni her adımımda sarıp sarmalayan büyükannemin sıcacık elleri gibiydi. Ve o haklıydı; eski şeyler belki kolay kopabilirdi, ama gerçek sevgiyle örülen hiçbir bağ asla parçalanamazdı.